Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
Şair güzel yazmış. Minareler İslamiyetin şüphesiz ki en önemli sembolü. Ne kadar fiziksel bir şey gibi görünse de aslında minarenin muhteva ettiği yüksek bir maneviyat var. Minareden korkan Avrupalılar'a gösterebileceğimiz kentlerden biridir Mardin
Ezanların çan seslerine karıştığı bu şehirde kimse kalkıp hıristiyanları öldürmüyor. Kimse kiliseleri yıkmaya çalışmıyor. Biz Türklere kaba ve medeniyetsiz yaftalarını takan avrupalı dönüp kendine bakmalı artık.
Mardindeki manzara yeni değil bin yıldan fazladır süregeliyor. Ama İsviçreliler medeniyetin doruğa ulaştığı söylenen günümüzde minareleri görmek istemiyorlar.
National Geographic Türkiye dergisi son sayısında Mardin'i konu edinmiş.
Dergiyi henüz alıp okumadım ama tahminimce Mardindeki din çeşitliliğini ele alıyor. Derginin sitesinde yayımlanan teaser'ı ve resmi aynen alıyorum buraya.
"Anne gavur ne demek; ben gavur muyum?" Mardin'de, Gül Mahallesi'nde, bir zamanlar aralarında benim de bulunduğum öğrencilerle kaynayan ilkokulun merdivenlerinden birine oturmuş, serseri serseri akmaya başlamış bilincimi dinliyorum. Okulun ilk günleriydi. Beni bir köşeye sıkıştırıp yüzüme söyledikleri "Gavur" kelimesini ilk duyuşumdu... 60 ve 70'li yıllarda, görmüş geçirmiş Mardin, muhtemelen memleketin "en aydın, en demokrat" şehirlerindendi; bir ihtimal Paris ya da Londra gibi. Herkesin bir diğerine davranış biçimi, "kendisi gibi" kabul edişi, eşiti muamelesi yapışı, hep söylenegeldiği gibi mükemmele yakındı... Ama bu, bir tür "içgüdüsel nefret" sayılabilecek "benim gibi olmayan ikinci sınıftır" davranışının tamamen ortadan kalkmış olduğu anlamına da gelmiyordu. Yeri zamanı geldiğinde yüzeye çıkıveriyordu işte: Henüz 7 yaşındaki bir Müslüman çocuk, aynı yaşlarda bir Süryani çocuğu, "Sen benim gibi değilsin" diyarlarına sürmekten imtina edemiyordu... Geçmiş zaman zihnimi dağıtmaya devam ederken, merdivenden kalkıp, basamakları bariz bir hüzünle iniyorum. Daha da daralmış gibi görünen sokaklardan geçerek, merdivenlerden inerek çıkarak eski sokağımıza, evimize varıyorum. İki günde bir annemin yoğurduğu hamuru, ekmek yapması için getirdiğim Mustafa Amca'nın fırını hâlâ yanıyor. Kendisi yok tabii... Oğlu da değil, torunu var yerinde. Kırk yıl öncesinden söz ediyorum. Mustafa Amca nasıl olsun yerinde? Dünya bu, dönüp duruyor. Dede-nine gidiyor, çocuk-torun kalıyor; sonra diğeri, sonra da bir başkası. Tek bir insanın ortalama ömrü nedir ki, kaç milyar yıldır dönüp duran dünyanın ömrü yanında? Hiçbir şey! Ama Mardin'deki olağanüstü taş evler yıllara dayanmış. Hem de kaç kuşak boyu! Onlara kötü davranılmış, sağları solları çimentoyla-kireçle-plastikle eğilmiş-bükülmüş-bozulmuş ama yine de "bana mısın?" dememiş, sabretmişler. Bizim ev de öyle işte. Gerçi yaşlanmış, saçı sakalı ağarmış, kapısına kilit vurulmuş ama yerinde ve ayakta işte! Ama ne kadar da küçükmüş böyle? O bize top sahası büyüklüğünde görünen avlu, ben ve kardeşlerimin topluca uyuyabildiğimiz odası ne kadar minikmiş! Sokağımız da öyle. Kollarımı açtığımda her iki duvarına dokunabiliyorum şimdi; koş koş bitmezdi oysa... Minibüsle geldiğim Cumhuriyet Meydanı'nda, tanıdığım Mardin'le karşılaştım! Meydanın manzaralı üst noktalarından birine kurulmuş kahveye girip, bir an dahi vakit kaybetmeden espresso'ların espresso'su kabul ettiğim "mırra" ısmarladım. Eski usül okey pişti kareleri de vardı etrafta, kızlı erkekli sohbet masaları da. Ve tabii turistler de. Minibüsten inip kahveye çıkana kadar dahi renk renk, millet millet yabancı gezgine rastladım. Şehre gelmiş, "insan"ın geçmişe doğru izlerini sürmeye heves etmişlerdi... Etraftaki masalara kulak kabarttım. Arapça'ydı sohbetler genellikle. Biraz Kürtçe, biraz da Türkçe. Bazen de iki ya da üç dil karışık dönüyordu; cümleye Arapça başlıyordu biri mesela, Kürtçe ilerliyor, Türkçe "cep telefonu" diyerek nihayete erdiriyordu. Burada da iktidardaydı cep telefonu. Herkes konuşuyordu; ama durmadan, ara vermeden. Biz ne yaparmışız bu cep telefonu öncesi?
Yazının devamını dergide okuyabilirsiniz.
Not:Bayramda yazamadım çok yoğundum çünkü Mardindeydim. Herkesin Geçmiş Bayramı Mübarek Olsun.
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
Şair güzel yazmış. Minareler İslamiyetin şüphesiz ki en önemli sembolü. Ne kadar fiziksel bir şey gibi görünse de aslında minarenin muhteva ettiği yüksek bir maneviyat var. Minareden korkan Avrupalılar'a gösterebileceğimiz kentlerden biridir Mardin
Ezanların çan seslerine karıştığı bu şehirde kimse kalkıp hıristiyanları öldürmüyor. Kimse kiliseleri yıkmaya çalışmıyor. Biz Türklere kaba ve medeniyetsiz yaftalarını takan avrupalı dönüp kendine bakmalı artık.
Mardindeki manzara yeni değil bin yıldan fazladır süregeliyor. Ama İsviçreliler medeniyetin doruğa ulaştığı söylenen günümüzde minareleri görmek istemiyorlar.
National Geographic Türkiye dergisi son sayısında Mardin'i konu edinmiş.
Dergiyi henüz alıp okumadım ama tahminimce Mardindeki din çeşitliliğini ele alıyor. Derginin sitesinde yayımlanan teaser'ı ve resmi aynen alıyorum buraya.
"Anne gavur ne demek; ben gavur muyum?" Mardin'de, Gül Mahallesi'nde, bir zamanlar aralarında benim de bulunduğum öğrencilerle kaynayan ilkokulun merdivenlerinden birine oturmuş, serseri serseri akmaya başlamış bilincimi dinliyorum. Okulun ilk günleriydi. Beni bir köşeye sıkıştırıp yüzüme söyledikleri "Gavur" kelimesini ilk duyuşumdu... 60 ve 70'li yıllarda, görmüş geçirmiş Mardin, muhtemelen memleketin "en aydın, en demokrat" şehirlerindendi; bir ihtimal Paris ya da Londra gibi. Herkesin bir diğerine davranış biçimi, "kendisi gibi" kabul edişi, eşiti muamelesi yapışı, hep söylenegeldiği gibi mükemmele yakındı... Ama bu, bir tür "içgüdüsel nefret" sayılabilecek "benim gibi olmayan ikinci sınıftır" davranışının tamamen ortadan kalkmış olduğu anlamına da gelmiyordu. Yeri zamanı geldiğinde yüzeye çıkıveriyordu işte: Henüz 7 yaşındaki bir Müslüman çocuk, aynı yaşlarda bir Süryani çocuğu, "Sen benim gibi değilsin" diyarlarına sürmekten imtina edemiyordu... Geçmiş zaman zihnimi dağıtmaya devam ederken, merdivenden kalkıp, basamakları bariz bir hüzünle iniyorum. Daha da daralmış gibi görünen sokaklardan geçerek, merdivenlerden inerek çıkarak eski sokağımıza, evimize varıyorum. İki günde bir annemin yoğurduğu hamuru, ekmek yapması için getirdiğim Mustafa Amca'nın fırını hâlâ yanıyor. Kendisi yok tabii... Oğlu da değil, torunu var yerinde. Kırk yıl öncesinden söz ediyorum. Mustafa Amca nasıl olsun yerinde? Dünya bu, dönüp duruyor. Dede-nine gidiyor, çocuk-torun kalıyor; sonra diğeri, sonra da bir başkası. Tek bir insanın ortalama ömrü nedir ki, kaç milyar yıldır dönüp duran dünyanın ömrü yanında? Hiçbir şey! Ama Mardin'deki olağanüstü taş evler yıllara dayanmış. Hem de kaç kuşak boyu! Onlara kötü davranılmış, sağları solları çimentoyla-kireçle-plastikle eğilmiş-bükülmüş-bozulmuş ama yine de "bana mısın?" dememiş, sabretmişler. Bizim ev de öyle işte. Gerçi yaşlanmış, saçı sakalı ağarmış, kapısına kilit vurulmuş ama yerinde ve ayakta işte! Ama ne kadar da küçükmüş böyle? O bize top sahası büyüklüğünde görünen avlu, ben ve kardeşlerimin topluca uyuyabildiğimiz odası ne kadar minikmiş! Sokağımız da öyle. Kollarımı açtığımda her iki duvarına dokunabiliyorum şimdi; koş koş bitmezdi oysa... Minibüsle geldiğim Cumhuriyet Meydanı'nda, tanıdığım Mardin'le karşılaştım! Meydanın manzaralı üst noktalarından birine kurulmuş kahveye girip, bir an dahi vakit kaybetmeden espresso'ların espresso'su kabul ettiğim "mırra" ısmarladım. Eski usül okey pişti kareleri de vardı etrafta, kızlı erkekli sohbet masaları da. Ve tabii turistler de. Minibüsten inip kahveye çıkana kadar dahi renk renk, millet millet yabancı gezgine rastladım. Şehre gelmiş, "insan"ın geçmişe doğru izlerini sürmeye heves etmişlerdi... Etraftaki masalara kulak kabarttım. Arapça'ydı sohbetler genellikle. Biraz Kürtçe, biraz da Türkçe. Bazen de iki ya da üç dil karışık dönüyordu; cümleye Arapça başlıyordu biri mesela, Kürtçe ilerliyor, Türkçe "cep telefonu" diyerek nihayete erdiriyordu. Burada da iktidardaydı cep telefonu. Herkes konuşuyordu; ama durmadan, ara vermeden. Biz ne yaparmışız bu cep telefonu öncesi?
Yazının devamını dergide okuyabilirsiniz.
Not:Bayramda yazamadım çok yoğundum çünkü Mardindeydim. Herkesin Geçmiş Bayramı Mübarek Olsun.
Bugün Ankara'da güneşli, güzel bir gün. Bense evde oturmuş internette sörf
yapıyorum. Yegane tatilimi ödev yapmakla geçiriyorum. Eskiden ÖSS'yi kazanmam
gerekiyordu ondan dolayı biraz sıkıntılıydım şimdiyse geçmem gereken bir
hazırlık sınıfı var. Ve benim lisede en kötü dersim olan İngilizceye deli gibi
çalışmam gerekiyor.
Dün cumartesi olmasına rağmen okula gitmek zorunda olmam gerçekten de çok can
sıkıcıydı. Hafta içi bile okula gitmeye üşenen ben cumartesi sabah yedide kalkıp
okulun yolunu tuttum. Zaten biz öğrencileri hayata bağlayan tek şey tatiller
değil mi? O da elimizden alınırsa ne olur bizim halimiz.
Uzun bir süre yazmadığım için yazmayı da unuttum gibi. Gerçi artık düzenli
olarak yazmaya karar verdim ama ne kadar sürer bilemem. Zaten istikrarlı bir
internet bağlantım da yok. Bir çok öğrenci gibi ben de çevreden yakaladığım
sinyaller doğrultusunda internete bağlanıyorum. Tasarım ve şablonlarla pek
ilgilenemiyorum. Gerçi Blogcu bayağı bir düzenlemelere başlamış görmeyeli.
Yazının hemen altına yorum kutusu, Etiketler, Twitter, Facebook gibi özellikler
eklenmiş. Sanırım bu Blogcu kullanan bir çok arkadaşımızın işini
kolaylaştıracak. Ben de ne yaptıysam bir türlü Wordpress'e geçemedim. burası
bende bağımlılık yaptı. Sorunsuz sistemleri kullanamıyorum galiba. Eskiden alan
ve isim alacak param olmadığı için kullanırdım Blogcu'yu; şimdi Allah'a şükür
para sıkıntım yok ama bir türlü kopamıyorum buradan. Bir süre daha Blogcu'da
kalmaya karar verdim. Yine eskisi gibi.
Bugün Ankara'da güneşli, güzel bir gün. Bense evde oturmuş internette sörf
yapıyorum. Yegane tatilimi ödev yapmakla geçiriyorum. Eskiden ÖSS'yi kazanmam
gerekiyordu ondan dolayı biraz sıkıntılıydım şimdiyse geçmem gereken bir
hazırlık sınıfı var. Ve benim lisede en kötü dersim olan İngilizceye deli gibi
çalışmam gerekiyor.
Dün cumartesi olmasına rağmen okula gitmek zorunda olmam gerçekten de çok can
sıkıcıydı. Hafta içi bile okula gitmeye üşenen ben cumartesi sabah yedide kalkıp
okulun yolunu tuttum. Zaten biz öğrencileri hayata bağlayan tek şey tatiller
değil mi? O da elimizden alınırsa ne olur bizim halimiz.
Uzun bir süre yazmadığım için yazmayı da unuttum gibi. Gerçi artık düzenli
olarak yazmaya karar verdim ama ne kadar sürer bilemem. Zaten istikrarlı bir
internet bağlantım da yok. Bir çok öğrenci gibi ben de çevreden yakaladığım
sinyaller doğrultusunda internete bağlanıyorum. Tasarım ve şablonlarla pek
ilgilenemiyorum. Gerçi Blogcu bayağı bir düzenlemelere başlamış görmeyeli.
Yazının hemen altına yorum kutusu, Etiketler, Twitter, Facebook gibi özellikler
eklenmiş. Sanırım bu Blogcu kullanan bir çok arkadaşımızın işini
kolaylaştıracak. Ben de ne yaptıysam bir türlü Wordpress'e geçemedim. burası
bende bağımlılık yaptı. Sorunsuz sistemleri kullanamıyorum galiba. Eskiden alan
ve isim alacak param olmadığı için kullanırdım Blogcu'yu; şimdi Allah'a şükür
para sıkıntım yok ama bir türlü kopamıyorum buradan. Bir süre daha Blogcu'da
kalmaya karar verdim. Yine eskisi gibi.
Öncelikle herkese hayırlı bayramlar. Sıcak bir Ramazandan sonra yağışlı bir Bayram karşıladı çoğumuzu. Kimimiz ailesiyle doyasıya bayramlaşırken kimi de çok uzaklarda kutladı bayramını. Ben ikinci şıkta yer alanlardanım. Ailemden ayrı geçirdiğim tüm bayramlarda hep aynı yerdeydim. Yine aynı yerdeyim. 3 yıl önce bir Haziran günü buradan ayrıldığımda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Döndüğüm gün yine yağmurluydu. Gittiğim yağmurla geldim yani.
Bloga yazmayalı uzun zaman olmuştu. Bugün Bayram vesilesiyle yazayım dedim. Aslında elimde imkan olsa her gün yazarım ama ne yazık ki internete erişme imkanım yok. Sadece ara sıra takılabiliyorum onda da bloga uğrama fırsatım bile olmuyor.
Üniversiteye geçince her gün uyurum diye düşünmüştüm ama umduğumu yine bulamadım. Çok yoğun bir şekilde ders çalışmak zorunda kalıyorum. ÖSS'ye hazırlandığım günleri mumla arıyorum.
1-2 aya kadar kendimi toparlaya bilirsem yeni bir vizyonla tekrar yazmaya başlayacağım. Kafamda çok farklı ve güzel projeler var. ama şimdilik beklemeye mahkumlar. Bayramı Bayram gibi yaşayabilmeniz dileğiyle.Hoşçakalın.
Öncelikle herkese hayırlı bayramlar. Sıcak bir Ramazandan sonra yağışlı bir Bayram karşıladı çoğumuzu. Kimimiz ailesiyle doyasıya bayramlaşırken kimi de çok uzaklarda kutladı bayramını. Ben ikinci şıkta yer alanlardanım. Ailemden ayrı geçirdiğim tüm bayramlarda hep aynı yerdeydim. Yine aynı yerdeyim. 3 yıl önce bir Haziran günü buradan ayrıldığımda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Döndüğüm gün yine yağmurluydu. Gittiğim yağmurla geldim yani.
Bloga yazmayalı uzun zaman olmuştu. Bugün Bayram vesilesiyle yazayım dedim. Aslında elimde imkan olsa her gün yazarım ama ne yazık ki internete erişme imkanım yok. Sadece ara sıra takılabiliyorum onda da bloga uğrama fırsatım bile olmuyor.
Üniversiteye geçince her gün uyurum diye düşünmüştüm ama umduğumu yine bulamadım. Çok yoğun bir şekilde ders çalışmak zorunda kalıyorum. ÖSS'ye hazırlandığım günleri mumla arıyorum.
1-2 aya kadar kendimi toparlaya bilirsem yeni bir vizyonla tekrar yazmaya başlayacağım. Kafamda çok farklı ve güzel projeler var. ama şimdilik beklemeye mahkumlar. Bayramı Bayram gibi yaşayabilmeniz dileğiyle.Hoşçakalın.
Ramazanın ortalarına yaklaşırken Mardin'deki son günlerimi de yaşıyorum. Zaten bizim buralarda üniversiteyi kazanmak demek gitmek demektir.
Artık blog yazar mıyım bilemiyorum.
Bir zamanlar bende alışkanlık haline gelen blog yazmak artık heyecenını yitirmiş gibi. Çok güzel başlamıştım oysa. Çok da eğlenceliydi. Fakat ÖSS bütün her şeyimi götürdü.
İster yüksek ister düşük puan alın her hâl-ü kârda ÖSS tüm sosyal faaliyetlerinizi öldürüyor. Hayattan koparıp alıyor sizi. Sanal eğlenceleriniz bile kalmıyor. Önce hazırlık sonra açıklanmasını beklemek,
Ardından tercih ve yerleştirme sonucu derken bir de bakmışsınız kayıt yaptırmaya gidiyorsunuz. Arkanızda bıraktığınız yegane güzel şeyler. Başta yapılmaması tavsiye edilen şeyler.
İnternete takılmak, TV İzlemek, gezmek, spor yapmak, boş boş oturmak gibi aktivitelerinizi iç geçirerek hatırlıyorsunuz. Kurduğunuz hayaller hiç bir zaman %100 gerçekleşmiyor (Benimkiler %1 bile gerçekleşmiyor)
Bu kadar saydık saçmaladık peki bundan kaçış var mı diye soracak olursak cevabımız hayır olur büyük ihtimalle. Özellikle yeni sistemle birlikte öğrenciler tamamen AT'laştırılmaya çalışılıyor.
Neyse Dünya'yı biz mi kurtaracağız Herkese hayırlı Ramazanlar. | Hoşçakal Mardin
Ramazanın ortalarına yaklaşırken Mardin'deki son günlerimi de yaşıyorum. Zaten bizim buralarda üniversiteyi kazanmak demek gitmek demektir.
Artık blog yazar mıyım bilemiyorum.
Bir zamanlar bende alışkanlık haline gelen blog yazmak artık heyecenını yitirmiş gibi. Çok güzel başlamıştım oysa. Çok da eğlenceliydi. Fakat ÖSS bütün her şeyimi götürdü.
İster yüksek ister düşük puan alın her hâl-ü kârda ÖSS tüm sosyal faaliyetlerinizi öldürüyor. Hayattan koparıp alıyor sizi. Sanal eğlenceleriniz bile kalmıyor. Önce hazırlık sonra açıklanmasını beklemek,
Ardından tercih ve yerleştirme sonucu derken bir de bakmışsınız kayıt yaptırmaya gidiyorsunuz. Arkanızda bıraktığınız yegane güzel şeyler. Başta yapılmaması tavsiye edilen şeyler.
İnternete takılmak, TV İzlemek, gezmek, spor yapmak, boş boş oturmak gibi aktivitelerinizi iç geçirerek hatırlıyorsunuz. Kurduğunuz hayaller hiç bir zaman %100 gerçekleşmiyor (Benimkiler %1 bile gerçekleşmiyor)
Bu kadar saydık saçmaladık peki bundan kaçış var mı diye soracak olursak cevabımız hayır olur büyük ihtimalle. Özellikle yeni sistemle birlikte öğrenciler tamamen AT'laştırılmaya çalışılıyor.
Neyse Dünya'yı biz mi kurtaracağız Herkese hayırlı Ramazanlar. | Hoşçakal Mardin